7.04.2011

acımadı ki!

Annemin dediğine göre en fazla üç-dört yaşındaymışım. (Bu noktada dostum rot'a dönüp sormak isterim, olabilir mi rot'çuğum, hatırlayabilir miyim sence yoksa duya duya uyduruyor muyum?) Tatile gelmişiz, annem, babam, ablam ve halam, askeri kampın otoparkında arabadan inmişiz. Birden koşuyorum ve dengemi kaybedip dizlerimin üstüne düşüveriyorum. İlk çığlık annemden: Ayy! Sonra ben ağzımı kocaman açıp salyalı sümüklü ağlamaya başlıyorum. Kareli eteğimin altında beyaz çoraplarım kanlanmış, pislenmiş.

 
Belki azıcık ağlayıp susacağım ama bir de ne göreyim, babam elinde fotoğraf makinesi, muzip bir gülüşle yaklaşıyor...

Nasıl da istememiştim o fotoğrafın çekilmesini, dizimin acısını unutup sinirimden ağlamıştım. "Ne kadar çirkin çıkacağım, herkes görecek!" Keşke olsa da buraya koysam ama maalesef başka birçok parçam gibi o fotoğrafla da ayrı ülkelerde ikamet ediyoruz artık. Bunun yerine paylaştığım fotoğraf ise bir başka küsme anından alınmış olabilir, niye öyle dudak bükmüşüm, bilemiyorum.

Çok ama çok uzun bir süre boyunca topluluk içinde ağlayan bir çocuk olmadım. İlkokulda herkes gibi benim de dizlerim, dirseklerim yara bere içindeydi. Ama hiçbir seferinde ağlamadım. Sabah düşer, dersti teneffüstü bütün günü geçirir, sonra eve gelip zile basar, annem kapıyı açınca başlardım.
"Ne oldu yavrum?"
"Düştüm!"
"Nasıl düştün, şimdi mi düştün, ne oldu?"
"Hayır sabah düştüm."
"Evladım o zaman niye şimdi ağlıyorsun?"
"Herkesin ortasında mı ağlayacaktım?"
Evet, annemle aramızda böyle bir diyalog yaşanmıştır ve ben o anki gururumu, dizimin, kolumun, artık nereyi çarpmışsam orasının acısını, düşmüş olmanın tuhaf utancını ve ateş gibi yükselen hırsımı saatlerce içimde taşıyıp kendimi eve atışımı çok iyi hatırlarım. Rahat rahat ağlayabileceğim dünya bir zil sesi mesafesinde, kapı tokmağının arkasındadır. Sabah okul bahçesinde düşünce kesin dişlerimi sıkıp "Acımadı ki!" demişimdir arkadaşlarıma, oysa kim bilir ne çok yanmıştır canım...

Sonra öğrendim. Meğer utanmamak ne güzelmiş. Çocukluk yıllarını gamlı ve gururlu bir baykuş gibi geçiren ben, ilk gençliğimden itibaren içimde ne varsa utançsız ve tasasız, yüzüme vuruverdim. Sahi öbür türlüsünü nasıl yapıyorduk unuttum, sence de çok yorucu, yıpratıcı değil mi? Hep sakınmak kendini, öyleymiş ve değilmiş gibilerle bir ömrü geçirmek, bir kere olsun "Bal gibi de acıdı işte!" diyemeden bazen kendine, bazen başkasına küsüp gitmek, saklanmak. Öyle ki bir zaman sonra sevinirken bile "usulünce" sevinmek...

Şehirler "kendine güven, dik dur ve gülümse"lerle büyümüş gamlı yetişkinlerle doldu şimdi.

3 yorum:

  1. hatırlayabiliyorsun canım, çocukluk amnezisi 3-4 yaşından itibaren bitiyor yavaş yavaş ama muhtemelen senin şu an aklındaki senin yaşadığın, annenle konuştukların, onların yorumları vs. gibi şeylerle harmanlanmış versiyonudur olayın :)

    YanıtlaSil
  2. Sen bir de ilkokul bitinceye kadar açık olup, rahat rahat kendini açıkça ifade edip sonrasında ömür boyu kendini saklayanları düşünsene.
    Ne zordur işleri kim bilir, yazık!

    YanıtlaSil